..............

m 201

TR AR  DE

İSRÂ, MÎRAÇ VE VERDİĞİ MESAJ

„Eksiklikten uzak olan O (Allah) ki, geceleyin kulunu, Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığımızı Mescid-i Aksa’ya götürdü. Ona ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (böyle yaptık). Gerçekten O, işiten, görendir!“ (İsrâ; 1)

İsrâ, kelime olarak gece yürüyüşü demektir. İsrâ, Cenâb-ı Allah’ın kulu ve Peygamber’i Hz. Muhammed (s.a.v.)’i, Mescid-i Haram’dan alarak, Mescid-i Aksa’ya götürmesidir.

Mîrâç ise, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in manevî bir asansörle Mescid-i Aksa’dan yüksek tabakalara varma hadisesidir.

İsrâ ve Mîrâç, gücü her şeye yeten Allah’ın, Hz. Peygamber’e gösterdiği büyük mucizelerdendir. Mîrâç hadisesi, hem ruhanî hem de cismani olarak gerçekleşmiştir. (Daha geniş bilgi için Mevdudi’nin Hz. Peygamber’in Hayatı, c. 2, s. 582-587’ye bakınız!)

İsrâ olayını inkâr eden kâfirdir. Çünkü ayetle sabittir. Mîrâç olayını inkâr eden ise sapık bir bid’atçıdır. (Fıkh-ı Ekber, İmam-ı A’zam)

Mîrâç hadisesi, hicretten önce ve bi’setin 13. yılında Recep ayının 27. gecesinde vuku bulmuştur. Resulullah (s.a.v.), Mescid-i Haram’dan alınarak Mescid-i Aksa’ya (Beyt-i Makdis’e) götürüldü. Bu yolculuğu Resul-i Ekrem (s.a.v.) Burak ile yapmıştır. Burak, beyaz renkli, eşekten büyük, katırdan küçük, adımını, gözün erişebileceği yerin ötesine atan bir binek hayvanıdır.

Resulullah, etrafı bereketli kılınmış Mescid-i Aksa’ya geldiğinde orada bütün peygamberlere namaz kıldırıp semaya doğru yükseldi. Her tabakada ona çeşitli olaylar ve ibretler gösterildi. En son Sidret’ül-Münteha’ya getirildi.

Sidret’ül-Münteha’ya gelince Cebrail (a.s.), Resulullah’dan ayrıldı. Resulullah Sidret’ül-Münteha’da Allah (c.c.) ile görüştü. Ve orada:

1- Günde beş vakit namaz farz kılındı.

2- Bakara Suresi’nin son iki ayeti indi.

3- Şirk hariç bütün günahların affedileceği bildirildi.

4- Bir kişinin iyi amele niyyetlendiği zaman hesabına iyi amel yazıldığı, bu ameli işlediği zaman da amel defterine on kat sevap yazıldığı, fakat kötü amel niyet edip o ameli işlemediği zaman günah yazılmadığı, eğer işlerse bir günah yazıldığı bildirildi.

İsrâ ve Mîrâç hadisesi Müslümanlara çok şeyler kazandırmıştır. Bu yüzden bu hadiselerde alınması gereken çok ibretler ve dersler vardır. Mîrâç, Allah’a imanın sağlamlaştığı ve Peygamber’e güvenin arttığı bir olaydır.

Mîrâç’da Hz. Peygamber (s.a.v.)’e diğer peygamberler gösterilmiş ve onlarla tanıştırılmıştır. Orada Resulullah’a (s.a.v.) dünyadaki iyi amellerin mükâfatı, kötü amellerin de cezası gösterilmiştir.

Namazı kılmayanların ve namaza karşı ağır davrananların hali, zekâtı vermeyenlerin, cimrilerin halleri, emanete hiyanet edenlerin akibeti dedikoducu ve iftiracılar ile fitne, fesat çıkaranların hali, başkasını çekişitirip alaya alanların hali, başkalarının namusuna göz dikenlerin, yetim malı yiyenlerin, faiz ve haram ile meşgul olanların, zina edenlerin halleri ve çektikleri azap Hz. Peygamber’e gösterildi. Ki, bu günahları insanlar işlemesin ve işleyenin azabı da budur. Insanlar bu günahların karşılığını bilsinler ve günah işlemekten çekinsinler.

MÎRÂÇ BÜYÜK BİR İMTİHANDI:

Resulullah, Mîrâç yolculuğunu anlattığında kâfirlerin küfrü, Müslümanların ise imanı kat kat artıyordu.

Kâfirler, Hz. Peygamber’in çok şeyler anlatmasına, gerçekleri söylemesine rağmen, yine de onu yalanlıyorlardı.

Hz. Peygamber, Mescid-i Aksa’yı anlatıyor yine inanmıyorlardı. Bir kervanın geleceğini ve o kervanda gerçekleşen olayları haber vermesine rağmen yine de inamıyorlardı. Üstelik Resulullah’ı alaya alıyorlardı.

Bir kısım tam inanmamış ve kalplerinde hastalık bulunanlar, bu olayda müşriklerin etkisiyle dinden dönüp bu imtihanda başarısızlığa uğruyorlardı.

İnananlara gelince, onlar „İşittik ve itaat ettik!“ diyerek tam bir teslimiyet içerisinde Peygamber’i tasdik ediyorlardı.

Müşrikler, Hz. Ebu Bekir’e bu olayı anlatarak, Hz. Ebu Bekir’in Peygamber’e olan inancını sarsmak istiyorlardı. Ama o büyük sahabi, Hz. Peygamber’den sonra Müslümanların ilk Halife’si onlara öyle bir cevap veriyordu ki, hem kendisine „Sıddık“ ismini verilmesine sebep oluyor hem de bütün Müslümanlara örnek bir iman timsali oluyordu.

O mübarek insan, verdiği cevapla müşrikleri ümitsizliğe düşürüyordu.

Hz. Ebu Bekir (r.a.) onlara: „Eğer bu olayı Resulullah anlatmış ise mutlaka doğrudur. Bunda şaşılacak ne var?“ demek suretiyle teslimiyetini ortaya koyuyor, müşrikleri ise çıldırtıyordu.

Bu olayda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in doğru sözlü, güvenilir bir insan olduğu ortaya koyuluyordu. Hz. Peygamber’in kendi heva ve hevesine göre konuşmadığını ve konuştuklarının doğru olduğunu ortaya koyuyor, o zamanki müşriklere cevap verilirken, günümüzdeki hadis’leri yani sünnet’i kabul etmeyenlere ve onların fikir babaları olan müsteşriklere de cevap veriliyor, Hz. Perygamber’in durumu gözler önüne seriliyordu.

Cenâb-ı Allah şöyle buyuruyor:

„Arkadaşınız sapmadı, azmadı. O havadan konuşmaz. Ona (inen Kur’an veya Onun söylediği sözler) kendisine vahyedilen vahyeden başka bir şey değildir. Onu müthiş kuvvetleri olan biri öğretti. Üstün akla sahip (olan meleker) doğruldu (gerçek melek şeklinde göründü). Kendisi yüksek ufukta iken, sonra ona yaklaştı sarktı. Onunla arasındaki mesafe iki yay kadar yahut daha az kaldı. (Allah) kuluna vahyettiğini vahyetti. Onun gördüğünü gönül yalanlamadı. Onu gördüğü üzerinde onunla tartışıyor musunuz? Andolsun, onu bir kez daha inerken görmüştü. Sidret’ül-Münteha’da, ki barınılacak cennet, onun yanındadır. Sidreyi kaplayan kaplamıştı. (Muhammed’in) gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı. Andolsun, Rabb’inin ayetlerinden en büyüğünü gördü.“ (Necm; 2-18)

KUTSAL BELDELERİN EHEMMİYETİ:

Ayet-i celile’de geçen Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa Müslümanlar için çok önem ve hasasiyeti olan iki beldedir. Tevhid dininin bir bütün olduğunu gösteren birer semboldür. Mescid-i Aksa, Müslümanların ilk kıblesi, Mescid-i Haram ise ayetle belirlenen kıbleleridir.

İki belde de çok kudsi ve önemlidir. Birisi Müslümanların emin olduğu belde, diğeri ise etrafı bereketli kılınan Mescid-i Aksa.

Allah (c.c.) bu ayetle bizleri, bu ehemmiyeti, büyük olan beldelere sahip çıkmaya çağırmaktadır. Müslümanların ziyaret etmesi gereken beldelerden ikisi bu beldelerdir. Üçüncüsü ise Mescid-i Nebi’dir.

Bugün mukaddes belde, mahzun ve perişan bir durumdadır.

Mescid-i Aksa ve beldesinde yaşayan esaretinde ve vahşilere karşı taşlarla, sopalarla kuruluş mücadelesi vermektedirler.

Muhterem Müslümanlar!

Bu yüzden Isra ve Mîrâç’ın bizim için önem ve hassasiyeti büyüktür. Bu bedelere sahip çıkmamız gerekmektedir. Ramazan el-Buti şunları söylüyor:

„Yine bunda bir işaret vardır ki, o da her asırda yaşayan Müslümanlar tarafından bu mukaddes beldenin muhafazasının ve her türlü düşman müdahelesinden korunmasının gerekli olduğudur. Sanki ilahi hikmet, bugün Müslümanlarını, bu mukades yer üzerinde bulunan yahudiler karşısnda perişan olmamaya, korkaklığa kapılmamaya ve gevşemeyemeye, bu mukaddes yerden yahudileri temizlemeye ve orayı tekrar eski sahipleri olan mü’minlere iade etmeye çağrıyor.

Anlayan kim? belki de bu yüce yolculuğun etkisiyledir ki, Selehaddin Eyyubi (Allah rahmet eylesin) ‘Ya Zafer, Ya Ölüm’ diyerek bu büyük savaşa atılmıştı. Haçlılar’ı geri püskürtünceye kadar, bu mukaddes bölgede haçlı saldırılarını kırmak için bütün gayretini sarf etmişti ve sonunda haçlılar, eli boş olarak geri dönmek zorunda kalmışlardır.“ (Fıkhu’s-Siyre, sf. 159)

O etrafı nurlu ve bereketli, Müslümanların ilk kıblesi, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in diğer peygamberlere imamlık yaptığı mescid esir iken, Mîrâç, Müslümanlara bir şey kazandırmıyor veya bir şeyler hatırlatmıyorsa, günümüz Müslümanın hali gerçekten çok acıklıdır!

Her senenin Mîrâç gecesinde, bir kısım şeyler yapılırken neden Mescid-i Aksa’nın durumu, içler acısı hali göz önüne getirilmiyor?

Neden Mîrâç hadisesi bizlere bir mesaj vermiyor veya verdiği, vermek istediği mesajı biz anlamıyoruz?