..............

m 201

TR AR  DE

28 Şubat 1997 MGK Toplantısından Çıkan: SİVİL DARBE

Zorbalıkla gelen bir düzen, yine aynı şekilde zorbalıkla devam eder. Çünkü halkın sevgi ve saygıyla inanarak bağlanmadığı bir sistem, bir yönetim ancak zorbalıkla, darbeyle, kılıçla veya silahla ayakta durur. Bu gerçeği Anadolu’da her zaman görmekte ve yaşamaktayız.

Son zamanlarda rejimleri sarsıntıya giren ve bunalan Kemalistler korku ve endişelenrinden dolayı eli silahlı ve coplu zorbaları imdata çağırmaya başladılar. Gazete ve televizyonlarında darbe söylentileri dolaşmaya başladı. Haftalar öncesinde Milli Güvenlik Kurulu’nda askerlerin sert çıkacakları, gerekli tedbirleri alacakları yazıldı çizildi. Herkes ‘‘darbe olur mu?‘‘ diye pür dikkat bekliyordu.

Milli Güvenlik Kurulu’nun toplantısının akabinden resmi bir darbe çıkmadıysa da sivil -üstü örtülü-bir darbe çıktı veya daha çok muhtıra çıktı. Bunu muhtıranın, darbenin diğerlerine göre özelliği ise muhtıra ve darbenin direk ordu tarafından gelmeyip çeşitli kanun ve yetkilerle donaltılan beş generale karşı beş sivilin katıldığı Milli Güvenlik Kurulu’ndan çıkmış olmasıdır.

Bilindiği üzere MGK olağan üstü yetkileri olan tavsiye kararı veren ve bu tavsiye kararları da hükümetçe ilk ele alınacak maddeler olan kararlardır. Milli Güvenlik Kurulu Sekreteri de bir askerdir. MGK’nun bütün yetkileri ve işlerini bu kişi yürütür. Parlemento içinden çıkan hükümetin eline gelecek bütün kararları önce bu şahıs inceler ve karar verir. Yani bir tür gizli ellerin açık yönüdür.

MGK 28 Şubat 1997 tarihinde toplandı. Tarihinin en uzun toplantısını yaptı. Herkes heyecanla bu toplantıdan çıkacak sonuçlari bekledi. Bir kısım çevreler darbe olacak diye beklediler. Ama beklediğimiz türden bir darbe olmadı. Yani tankların sokaklara çıkmaları, sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı, parlementonun feshedilmediği bir darbe çıkmadı. Gizli ve sivil bir darbe ortaya çıktı.

Yani 12 Eylül gibi değil de biraz 12 Mart’a benziyordu. Aslında bu darbenin hazırlıkları seneler öncesinden yapılmıştı. Valilelere olağanüstü yetki veren kanunların çıkması, özel kriz maslarının oluşturulması ve başınada MGK genel sekreterinin getirilmesi hep bunun hazırlıklarıydı.

Üstelik artık 21. yüzyıla giriliyordu. Askerlerin yönetime resmen el koymaları, halkı kandıran ve aldatan işte sizin temsilcileriniz dedikleri parlementonun feshedilmesi biraz ayıb olacaktı.

Onun için böyle bir yolu tuttular.

MGK’nun ve Kemalistlerin korktukları neydi?

İşte MGK’nun almış oldukları kararlar ve verdikleri talimatlar açıkça gösteriyordu ki, hedef yine Müslümanlardı, Şeriattı, senelerdir baskı, şiddet ve zorbalıkla oturtmaya ve benimsetmeye çalıştıkları M. Kemal’in ilke ve inkilaplarını korumaktı. Bildirideki ifadeler açıkça bunu göstermektedir:

„Toplantıda bilhassa Anayasa ile Atatürk milliyetçiliğine bağlı demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olarak belirlenen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı çağ dışı bir kisve altında zemin oluşturmaya yönelik rejim aleyhtarı faaliyetler de gözden geçirilmiş, Türkiye Cumhuriyet’nin varlığını, Atatürk ilke ve inkilapları doğrultusunda çağdaş medeniyet yolunda demokratik sistem içerisinde ilerlemesini teminat altına alan Anayasa ve Cumhuriyet yasalarının uygulanmasından asla taviz verilmememsi gerektiği, Cumhuriyet ve rejim aleyhtarı yıkıcı grubların laik ve anti laik ayırımı ile demokratik ve sosyal hukuk devletinin güçsüzleştirmeye yeltendikleri...

Bu konularda alınacak ve alınması gereken tedbirler uygun bulunarak bu tedbirlerin Bakanlar Kurulu’na bildirilmesine karar verilmiştir.“

Yapılması gereken talimatlardan bir kısmı ise şunlar:

„Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni hedef alan rejim aleyhtarı faaliyetler karşısında ödün verilmemelidir.

Anayasanın 174. maddesinde koruma altına alınan Devrim kanunlarının ödün verilmeden uygulanması esastır. Hükümet, icraatında Devrim Yasaları’na uygunluğu sağlamakla görevlidir.

Savcılar, Devrim Yasalarının ihlalini oluşturan davranışlar karşısında harekete geçmelidirler. Yasaları ihlal eden dergahlar kapatılmalıdır.

Anayasanın 163. maddesinin kaldırılmasının yarattığı boşluklar, irticai akımların ve laikliğe aykırı tutumların güçlenmesine yol açmıştır. Bu boşlukları telafi edecek yasal düzenlemeler getirilmelidir.

O dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri mensublarını hedef alan sataşmalarda büyük artış gözlenmektedir. Bu sataşmalar TSK içinde rahatsızlığa yol açmaktadır.

Laiklik aleyhtarı yayın çizgisi olan TV kanalları ve özellikle radyo kanallarının verdikleri mesajlar dikkatle izlenmeli ve bu yayınların anayasaya uygunluğu sağlamalıdır...“

Hükümet MGK’nun emir ve talimatlarını, yani askerlerin muhtırasını uygulamak zorundadır.

Zaten bu yönde daha önceden bir çok kanun hazırlanmıştı. Hükümete ve savcılara düşen talimatları harfiyen yerine getirmektir.

MGK’nun kararları görüleceği gibi sadece İslam’a karşı alınmış kararlardır. Halbuki MGK’nun ele alacağı meselelerin başında Susurluk olayının aydınlatılması gelirdi. Ama Susurluk hakkında hiç bri kararın çıkmaması, üstelik işin üzerine gideceklere gözdağı verilmesi MGK’nun nasıl bir zihniyete ve zalimliğe sahip olduğunu göstermektedir. İşin daha garibi, ‘‘Silahlı Kuvvetlere yönelik eleştiriler, TSK’nde rahatsızlık meydana getirmektedir‘‘ demek suretiyle insanlar tehdit edilmektedir.

Hükümet neden istifa etmiyor?

Aslında muhtıra alan veya darbeye uğrayan bir hükümetin istifa etmesi gerekir. Ama bu hükümet neden istifa etmiyor? Bu hükümet ya çok pişkin ve arsız ya da askerler bu hükümeti istemiyorlar ama devam etmesi de onların işine geliyor. MGK’nun talimataları bütünüyle Müslümanları hedef almakta bu kararlar da Müslümanlara uygulanacaktır. Müslümanlara ‘‘ben de sizdenim‘‘ diyen bir partinin bu kararları uygulaması halk tabanında büyük bir tepkiyi önleyecektir. Çünkü İslam‘ın emirlerini çiğnedikleri her şeyde halkı ‘‘ne yapalım mecburuz‘‘ mantığına alıştıran bir grubun, partinin icraatları büyük bir çoğunluk tarafından yadırganmayacak ve boyun eğdirecek, ‘‘asker gelsin de daha kötüsü mü olsun‘‘ mantığı hâkim olacaktır.

İsrail ile ilişkilerini geliştiren, gümrükleri dahi kaldırmaya çalışan Kemalist düzen için diğer arap ülkeleri ile ilişkileri askıya uğratmamak için RP gibi münafık bir partinin iktidarda olması şarttır.

Bir diğer sebep de RP düzen için demokrat Müslüman tipi oluşturma misyonu yüklenmiş bir parti. MGK’nun kararlarını uygulamakta RP’yi imtihana tabi tutmak olacaktır.

Diğer önemli bir sebep de İslam‘da partinin olmadığını söyleyen ve İslam’a uygun hareket eden Hilâfet Devleti var. Particiliğin hedefe götürmeyeceğini, küfrî ve kâfir bir metod olduğunu haykıran bu Müslümanlar, parti yoluyla gidenlerin Cezayir’de darbe ile hezimete uğradıkları gerçeğini söylemekte. Darbe olması veya hükümetin istifa etmesi halinde parti tabanından büyük bir çoğunluğun kayması mümkün görülmektedir. Bu da Kemalistlerin işine gelmemekte fakat bu hükümetin devamı onların işine gelmektedir.

Kemalistlerin iki yüzlülüğü

M. Kemal ve Kemalistler iki yüzlü hain insanlardır. En tehlikeli ve şerefsiz insan da kendi inandığı değerlere sahip çıkmayan ve bu değerleri çiğneyen insandır. Kemalistler, halkın kendisini yönetmekten, demokrasiden, halkın temsilcisi olduğunu iddia ettikleri parlemetonun her şeyin ve her kurumun üstünde olduğunu söylerler. Ama askerler darbe yaparlar ve MGK gibi muhtıra verirler, parlemtoya ve onun hükümetine talimat verirler, Kemalistler de bunu alkışlarlar ve övünerek, sevinerek askerlerin talimatı diye yazmaktan utanmazlar. Halbuki Kemalistler, kendi savundukları fikre göre bu duruma karşı çıkmaları, ordu bu işe karışamaz demeleri gerekirdi.

Ama onlar zalim ve iki yüzlü olduklarından dolayı kendi savundukları ilkeleri bile çiğnemekten utanmazlar.